PİJAMALI EŞEKLER

yazar 11 Aralık 2015

Araştırma. Mustafa ŞAPÇI

Afrika’ya en geç onlar geldiler… İki milyon yıl önce, kıtaya ilk ayak bastıklarında elbiseleri üzerlerindeydi… Pijamalarını sonra giydiler, ama çe-çe sineğinin bulaştırdığı uykuya direnmeyi başardılar… Zebralar, bugün Afrika’ya özgü türlerin en ilginçlerinden biri olarak tanınıyorlar… İlginç özelliklerini nasıl ve niçin kazandıkları ise henüz tam olarak bilinmiyor…

Adı Jeffry Vaage… Bir İngiliz böcekbilimci… Uzmanlık alanı, kan emici böceklerle memeliler arasındaki ilişkiler… Bu ilişkide son keşfettiği bulgular, asırlardır bilim adamlarının bir türlü yanıtlayamadığı bir soruyu aydınlatacak gibi : Neden zebraların derisinde simetrik çizgiler var?

Zebraların, bugün Afrika’da 4 türüne rastlanıyor. Bunlardan üçü “zebra” adıyla anılırken, dördüncüsüne “vahşi eşek” adı veriliyor. Aslında her türlü iklim koşuluna uyum göstermekle birlikte, daha çok bitki örtüsü pek büyümemiş, açıklık alanları tercih eden bir hayvan… Görünüşte dişi ile erkek arasında açık bir anatomik farklılık yok ama , erkek zebralar dişilerden yaklaşık yüzde 10 oranında daha iriler…

Bugün en yaygın olan zebra türü, “çayır zebrası” olarak da tanımlanan tür… Bu türün, geçen yüzyılın sonlarında soyu tükenen ve genellikle Güney Afrika Cumhuriyeti topraklarında yaşayan “kuagga” isimli zebradan geldiği tahmin ediliyor. Çayır zebraları da 5 alt türe ayrılıyor: Grant zebrası, Selous zebrası, Chapman zebrası, Damara zebrası ve Burchell zebrası… Çayır zebralarının uzunluğu yaklaşık 125-135 cm., ağırlıkları ise 300 kilogram…

Zebraların en vahşi türü, “Equus zebra” adını taşıyan dağ zebrası… Uzunluğu 125 cm , ağırlığı ise 250 kg. olan ve çayır zebrasına oranla daha vahşi ve daha hareketli bu tür, 5 ile 13 kişilik gruplar halinde yaşıyor. Oldukça saldırgan olan dağ zebralarının kendi aralarında da kavga ettiklerine sık sık rastlanıyor. Namibya topraklarında yaşayan  Hartman zebrası, dağ zebrasının bir alt türünü oluşturuyor. Bölge çok kurak olduğu için bu zebra türünün sayısı oldukça düşük…

Sayısı en hızlı azalan zebra türü ise Grevy zebrası… Genellikle 6 kilometrekarelik bir egemenlik alanı içinde yaşayan tür içinde en iri  olan bu hayvanın uzunluğu 145-150 cm., ağırlığı ise 430-450 kg… En önemli özelliği, karın kısmında çizgiler bulunmaması… Kenya,Somali, ve Etiyopya topraklarında yaşayan bu hayvan, günümüzde kaçakçılar tarafından vahşi biçimde katlediliyor.

Zebra ilk bakışta avcılar ve avcı hayvanlar için kolay bir yem gibi görünse de, yaşam savaşında birçok avantaja sahipler… Bunlardan ilki çizgileri… Bu siyah beyaz çizgiler, hayvana olağanüstü bir kamuflaj sağlıyor… öyle ki, otların üzerine uzanmış bir zebra, derisindeki bu renkler sayesinde uzaktan bir iskelet duygusu uyandırıyor ve bu nedenle avcı hayvanlar onun yanına yaklaşmıyorlar. Afrika’da çalışan çevrebilimciler, alanların zaman zaman zebraları iskelet ile karıştırdıklarını düşünüyorlar. Ancak, bu teori de fazla tutarlı değil… Çünkü, aslan zebranın yanı sıra derisinde çizgiler bulunan ceylanlar ve buffalolara da saldırıyor. Bu nedenle, aslanların zaman zaman zebra sürülerine saldırmaktan vazgeçmesinin deri çizgilerinin kamuflaj sağlanmasından değil, aslanın optik bir yanılsama içine düştüğünden kaynaklandığı sanılıyor… Çünkü, uzaktan yakın mesafede duran zebra sürüsüne bakan aslanın karmaşık çizgilerden oluşan bir kütle gördüğü, oradakilerin tek tek hayvanlar olduğunu tam olarak anlayamadığı iddia ediliyor.

Kuşkusuz bu iki teori de henüz bir varsayım… Ama bilimadamları bir başka konuda birleşiyorlar: Zebranın derisindeki çizgiler olağanüstü sosyal bir kullanıma sahip… Örneğin, hayvanın yüzünün ön tarafında bulunan eğimli ve açılı çizgiler haycan sinirlenip ısırmaya hazırlandığında olağanüstü ürkütücü bir biçim alıyor ve karşısındakini korkutuyor. Nitekim, zebra gruplarında şefler genellikle en korkunç yüz çizgilerine sahip erkekler arasından çıkıyor.

Zebraların bir diğer özelliği ise, koku alma duyuların gelişkinliği… “Jacobson organı” adı verilen fazladan bir bölüm içeren burnu, yaklaşan düşmanı anında saptıyor ve zebra aradaki mesafenin kapanmasına izin vermeden kaçabiliyor. Koku alma duyusunun yanı sıra gelişmiş  bir görme duyuları da var… Zebranın gözleri 215 derecelik bir açı içindeki her şeyi görebiliyor. Hayvan her ne kadar öne fokuslanmış bir görüşe sahipse de, her gözün diğerinden bağımsız bir görüş alanı var.

Son olarak, zebralar, hipodromlarda izlediğimiz yarış atlarından daha hızlılar. Kısa mesafede rahatlıkla saatte 80 km. hıza ulaşabiliyorlar. Uzun mesafeleri de saatte 60 km. hızla koşabiliyorlar. Ama, koşma konusundaki asıl ayrıcalıkları, antilop ve geyikler gibi kısa mesafede yorulmamaları… Zebralar burundan nefes almayı başardıkları için, tıpkı uzun mesafe koşucuları gibi, hızlı kaçışlarını 2 ya da 3 kilometre sürdürebiliyorlar. Bu özellikler yeni doğan zebra yavruları için de geçerli… Yavru, doğumdan 20 dakika sonra yürümeye yavaş yavaş koşmaya başlıyor.30 dakika sonra da ilk sütünü içiyor. Bir saatlik bir yavru tehlike anında anne ve babasını izleyerek kaçabilecek duruma geliyor.

Ancak, içinde yaşadıkları çevre koşullarına bu denli mükemmel bir uyum gösteren zebraların bir de zayıf noktaları var… Bu hayvanlar günde en az bir kez susuzluklarını gidermek zorundalar… Nitekim, bunun için zaman zaman eski nehir yataklarını bir metre kadar kazıp su bulmaya çalıştıkları görülüyor. Diğer otoburlara oranla daha fazla susuzluk çekmelerinin nedeni ise beslenme biçimleri… Geviş getirmeyen bu hayvanlar, yoğun protein ihtiyaçlarını karşılamak için, günde en az 15 saat güneş altında ot aramak zorundalar. Ciddi bir biçimde terleyip su yitirdiklerin, bunu bol bol su içerek gidermeleri gerekiyor. Bu nedenle, akşamüstleri kendilerini su kıyısına atıyorlar. Tabii, baş düşmaları aslanlar ve leoparlar da bu noktalarda pusuya yatıp onları bekliyor…

Çepeçevre düşmanla sarılı bir ortamda, zebralar ayakta kalabilmek için sadece anatomik özelliklerine bel bağlamakla yetinmeyip, güçlü bir hiyerarşik yapı ve dayanışma örneği de oluşturmuşlar. Hayatının üç yılını Tanzanya’daki Ngorongoro Doğal Parkı’nda Böhm zebralarının davranışlarını incelemekle geçiren Alman bilimadamı Hans Klingel, bu hayvanların sosyal yaşamlarına ilişkin şu saptamaları yapıyor:

Zebralar, tıpkı gelişmiş diğer büyükbaş hayvanlar gibi aile yapısına olağanüstü düşkün yaratıklar… Çok sıkı bağlılık içindeki aileler yaklaşık 16 üyeden oluşuyor. Dişiler, gençler, hasta  zebralar ve yaşlılar aile ile birlikte yaşıyorlar. Ailenin gerçek lideri zebra… Onun işi ailenin diğer üyelerini düşmanların saldırısından korumak… Bunun için, zaman zaman hayatını feda ettiği ve diğerlerinin kaçmasına zaman kazandırmak amacıyla en vahşi hayvanlarla bile kavga ettiği gözleniyor. Ancak, erkek zebraların ölümüyle birlikte aile içinde parçalanma ve liderlik sorunları da başlıyor. Çünkü, genç erkek zebralar, hemen hemen hergün ailenin liderliğini alacak bir biçimde eğitiliyorlar. Anne zebranın öncülüğünde grubu suya götürüp getirmeyi, vahşi hayvanların varlığını sezinleyip ve asıl önemlisi bir aslan ya da vahşi köpek ile kavga etmesini öğreniyorlar. Üstelik, bu hayvanlarda grup bilinci olağanüstü gelişmiş durumda… Çizgiler i tutmayan bir yabancı zebra anaında grup üyeleri tarafından teşhis ediliyor ve oldukça sert bir biçimde grubun dışına atılıp terk ediliyor. Zebralar öyle kolay yutulur lokma da değiller; bir düşmanın kafasını tekmeleyerek kolaylıkla patlatabilecek güce sahipler…

Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor: Kendi  aralarında bu kadar gelişkin hiyerarşik ve sosyal ilişkiler olan bu hayvanlar, neden hala Afrika savanlarının en yabani hayvanlarından biri?

Gerçekten de, bugüne kadar zebraları evcilleştirmeye yönelik her türlü girişimin başarısızlığa uğradığı bilinen bir hikaye… Sadece 18. yüzyılda Güney Afrika Cumhuriyeti’nde birkaç arabanın zebralarla çektirildiği biliniyor. Sir Rothschild de, uzun uğraşlardan sonra, 1950 yılında birkaç zebrayı evcilleştirmeyi başaran kişi olarak tanınıyor. Ancak, bu örnekler birer istisna; zebralar, genelinde vahşi niteliklerini asırlardır koruyan hayvanlar…

Bu durum, bazı bilimadamları tarafından hem bir nitelik, hem de önemli bir problem olarak görülüyor. Çünkü, Amerikalı bilimadamı Bill Clark’ın belirttiği gibi, “zebraların korunmasında evcilleştirilmedikleri için önemli sorunlar yaşanıyor”… Hayvanın türlerinin tam sayımı yapılamıyor, vahşi avcıların saldırılarından korunamıyor. Zebra türünü bugün korumanın tek yolu, sadece onların yaşadığı ulusal parklar oluşturmak… Bu konuda Tanzanya’daki Ngorongoro ve Serengeti parkları ideal alanlar olarak gösteriliyor. Nitekim, İsviçre kadar bir yüzölçümüne sahip Serengeti Doğal Parkı’ndaki zebraların sayısında hissedilir bir artış var… Oysa, benzer parkların olmadığı Sudan ve Kenya’daki Grevy türü zebraların sayısı endişe verecek boyutta azalıyor. Bugün Grevy zebralarının sayısının 200 ile 1000 arasında olduğu tahmin ediliyor.

Daha açıklığa kavuşmamış bir çok sorunun yanıtını almak için bu hayvan türünün devamı mutlaka sağlanmak zorunda… Çünkü, Afrika’ya geldiğinde derisinde çizgiler olmayan zebraların neden kendi egemenlik bölgesini diğer tür zebralarla paylaşmak yerine buffalo ve geyiklerle paylaşmayı tercih ettiği henüz kesin olarak bilinmiyor.

Gelelim, yazının başındaki soruya… Neden zebraların derisinde simetrik çizgiler var?

Uzun yıllar Doğu Afrika’daki misyonlarda çalışan İngiliz araştırmacı Jeffery Vaage’ye göre bunun nedeni, Afrika’nın en kokulu sineklerinden biri olan çe-çe sineği… Vaage, “Bu sinekler için zebranın çizgileri hiçbir şey ifade etmiyor. Bilindiği gibi, sineklerin gözleri pek biçiminde… Gözlerin bu biçimi, omurgalılarda olduğu gibi, formları ve perspektif halindeki görüntüleri algılamakta yetersiz kalıyor. Sonuçta, Afrika’nın bu en korkulan sineği zebraları bir şeye benzetemediği için kesinlikle ısırmıyor…” diyor.

İngiliz araştırmacı bu tezini somut bir deneyle de kanıtlamış… Özel bir yöntemle yakaladığı bir düzine çe-çe sineğinin karşısına düzensiz siyah beyaz çizgiler olan kartonlar yerleştirmiş… Sonuçta çe-çe sineklerinin zebranın derisindeki çizgilerden daha geniş ve daha fazla çizgi olan kartonlara saldırdıkları; ancak zebranın çizgilerine benzeyen kartonlara dokunmadıkları görülmüş…

Münih Üniversitesi ekoloji ve biyoloji profesörlerinden  Joseph Reichholf  da aynı tezi destekliyor. Alman profesör olaya başka bir noktadan; zebraların yaşadıkları alanlarla çe-çe sineğinin etkili olduğu alanları birbiriyle karşılaştırarak yaklaşıyor. Çe-çe sineğinin bugün en fazla Kenya ve Tanzanya’nın savanlarında etkili olduğu ve burada yaşayan zebraların diğer zebra türlerine oranla daha geniş ve daha derin çizgilere sahip olduklarını belirtiyor. Sonuçta, zebranın derisindeki çizgiler genişledikçe; daha doğrusu çizgiler orijinal hallerinden uzaklaştıkça, çe-çe sineklerinin saldırısının arttığı anlaşılıyor.

Afrika’da faaliyet gösteren çok sayıdaki uluslararası kuruluş da her iki profesörün tezini destekliyor. Afrika savanlarında yaşayan antilop, aslan, fil, buffalo gibi hayvanların arasında “uyku hastalığı”na yol açan çe-çe sineğinin saldırısından korunabilecek tek hayvan zebralar… Oysa, sayısal açıdan yaklaşıldığında bu hastalığın en çok zebralarda görülmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Çünkü zebralar, onca düşmanlarına karşın Afrika savanlarında nüfusu en yoğun olan hayvan türünü oluşturuyorlar.

Zebraların bu korkunç sineklerden korunmak için zaman içinde böyle çizgiler oluşturdukları, en somut biçimde farklı zebra türlerinin kıyaslamasında görülüyor. Nitekim, çe-çe sineğinin etkili olduğu savanlarda yaşayan zebra türleri bu çizgilerini korurken, bu sineğin yaşamadığı bölgelerdeki zebra türlerinde çizgiler zaman içinde kayboluyor.

Bunun en güzel örneği, bir zamanlar çe-çe sineğinin bulunmadığı Güney Afrika Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan “kuagga” türü zebraydı… Bilimadamları, insanoğlu tarafından zaman içinde tamamen yok edildiği için bir örneği daha yaşamayan bu hayvanın kahverengi bir deriye sahip olduğunu ve çizgilerin zaman içinde kaybolmaya başladığını saptamışlardı.

Zebralar, derilerindeki çizgilerden başka bir yöntemle çe-çe sineklerinde kendilerini koruyamazlar mıydı?

Afrika savanlarında buffalo, geyik gibi bazı geviş getirenler, asırlardır çe-çe sinekleriyle bir arada yaşıyorlar. 20 milyon yıl içinde bu hayvanların, çe-çe sineğinden geçen ve uyku hastalığına yol açan “tripanozom” adı verilen tek hücreli organizmaya karşı belli bir bağışıklık sistemi kazandıkları biliniyor. Zebralar da zaman içinde bu parazite karşı bağışıklık sistemi oluşturabilirlerdi. Ne var ki, tarihe bakınca bunun mümkün olamayacağı anlaşılıyor… Çünkü zebralar, Afrika kıtasına en son ayak basan hayvanlar… Amerika kıtasında  Afrika savanlarına geçiş gelişleri sadece 2 milyon yıl öncesine uzanıyor. Bu da belli bir bağışıklık sistemi oluşturmak için yetersiz bir süre… Bu nedenle, Amerika kıtasından ilk gelen siyah renkteki zebraların, iç metabolizmalarında bir dönüşüm yerine, derilerinin üzerinde beyaz çizgiler edinmeyi daha kısa vadeli bir çözüm olarak gördükleri ve vücut dengelerinin buna uyum göstermeyi başardığı anlaşılıyor.

Zebra’nın çizgileriyle ilgili tezler bu kadarla sınırlı değil… Bu havyalar, bilim adamlarının tüm hayalgücünü harekete geçiren ender türlerden… Örneğin, bazı bilimadamları, derisindeki bu renklerin hayvanın iç ısısını sürekli korumasını sağladığını iddia ediyor. Ancak, bu teori henüz bilimsel olarak kanıtlanmış değil…

Öte yandan, zebralarda deri çizgileri gerçek anlamda bir kimlik kartı işlevi görüyor. Zebra uzmanı Hans Klingel, bugüne kadar sadece Tanzanya’daki Ngorongoro Doğal Parkı’nda 600 den fazla değişik omuz çizgisi saptanmış… İşin asıl ilginç tarafı, farklı omuz çizgisi taşıyan zebraların sürekli bir arada yaşamaları… Bu da zebraların çizgileri sayesinde birbirini tanımladıklarını ve grupların böylece oluştuklarını kanıtlıyor.

ZEBRA İLE ÇE-ÇE SİNEĞİNİN KOVALAMACASI…

Alman ve İngiliz bilimadamlarına göre, Afrika’daki çe-çe sineğinin daha yoğun olduğu bölgelerdeki zebra türlerinin derilerindeki çizgiler hem daha fazla hem daha sık… Örneğin çe-çe sineğinin hiç görülmediği Sahra Çölü’nün güneyindeki bölgelerde yaşayan vahşi eşeklerin derilerinde hemen hemen hiç çizgi yok… Çe-çe sineğinin bulunduğu ama sayısının sayısının çok yoğun olmadığı sınır bölgesinde yaşayan  Grevy zebrasının çizgileri daha küçük ve daha az derin… Ve bu hayvan anatomik olarak eşeğe daha çok benziyor. Çe-çe sineğinin çok bol miktarda bulunduğu tropikal Afrika ormanlarına yaklaştıkça, bu bölgelerde yaşayan zebra türlerini çizgilerinin daha büyüdüğü ve belirginleştiği görülüyor. Ayrıca bu bölgelerde yaşayan zebra türleri eşekten yavaş yavaş farklılıklar göstermeye başlıyor.

Güney Afrika’ya doğru inildikçe durum değişiyor. Burada daha az sayıda çe-çe sineği yaşadığı için bölgedeki zebraların çizgiler de yavaş yavaş kayboluyor ve sadece boyun bölgesiyle sınırlı kalıyor.

Çe-çe sineği ile zebra ilişkisini ölçmel için kullanılan kartonlar… uyku hastalığına yol açan tripanozomlar, çe-çe sineğinin kanında hızla çoğalıyorlar. Sineğin kurbanı sokmasıyla hastalık salgına dönüşüyor ve bazen bütün bir sürüyü yok edebiliyor…

BİLGİSAYAR GİBİ KOKU ORGANI…

Tehlikeyi sezmek için zebralar olağanüstü bir organa sahipler: Jacobson organı… Bu organ koku sinirine bağlı milyonlarca duyu dokusundan oluşuyor. Burun boşluğunda yeralan milyonlarca duyu dokusundan oluşuyor. Burun boşluğunda yeralan bu organ gerçek bir mikro-bilgisayar gibi çalışıyor ve bütün kokuları anında algılayıp tahlil ediyor. Zebra çevresindeki havada hafif bir buğulanma sezdiği zaman, hemen başını kaldırıyor ve burun deliklerini açıp, havadaki bu olağanüstü değişikliği algılamaya çalışıyor. Bunun içinde havayı içine çekiyor ve işte bu noktada Jacobson organı harekete geçip kokuyu tahlil ediyor ve hayvana nasıl bir tehlikenin yaklaştığı konusunda sinyal veriyor.

TEHLİKELERDEN KURTULMANIN YOLU SİNYALLERDEN GEÇİYOR…  

OKAPİ: Zaire ormanlarında yaşayan bu küçük zürafa türü, derisindeki beyaz ve kızıl çizgiler nedeniyle, ormandaki ışık oyunlarına büyük bir uyum gösteriyor ve böylece mükemmel bir kamuflaja ulaşıyor. Nitekim bu kamuflaj özelliği sayesinde bu hayvanın varlığı ancak bu yüzyılın başlarında saptanabildi

KAPLAN: Kaplanın derisindeki çizgiler, zebrada olduğu gibi sert ve belirgin kontürler oluşturmuyor… Aslında bu çizgilerin kaplana büyük bir kamuflaj kapasitesi sağlayıp sağlamadığı da tartışmalı bir konu… Ormanda siyah ve oranj renklerin pek işe yaramadığı kesin… Ancak, Asya, Çin, ve Sibirya savanlarındaki kurumuş otların arasında bu renkler belli bir kamuflaj işlevi görebiliyorlar.

BÜYÜK KUDU: Yeryüzünün en güzel antiloplarından biri olan bu hayvan, Etiyopya’dan Güney Afrika Cumhuriyeti’ne uzanan geniş savan topraklarında yaşıyor. Derisinin üzerindeki bej ve gri renkli çizgiler ona çevre ile tam bir uyum sağlıyor. Çünkü, bu hayvan genellikle küçük otlarla kaplı kayalık bölgelerde dolaşıyor.

KİMİ ÖLDÜRÜYOR, KİÖİ YENİDEN YAŞATIYOR…

Kuagga, bir zamanlar Güney Afrika Cumhuriyeti’nin sınırları içinde yaşayan, kahverengi deriye sahip, çizgileri belirsiz bir zebra türüydü. Bu isimle çağrılmasının nedeni, bu sesi veren kişnemesiydi… İnsanoğlu tarafından yoğun bir biçimde katledilen kuaggaların son örneği,1875  yılında Berlin Hayvanat Bahçesi’nde öldü. bilim adamlarına göre, Amerika kıtasından Afrika’ya ilk ayak basan zebra türü “kuagga”lardı… Bu nedenle bilimadamları bu hayvanın evrimini mutlaka daha daha yakından tanımak istiyorlar. 1988 yılından beri Güney Afrika Cumhuriyeti’nin “Vrolijkheid Breeding Center” merkezinde “in vitro” sistemiyle bu hayvanı yeniden yaratma çabaları sürdürülüyor. Nitekim 1992 yılında bu yöntemle küçük bir kuagga örneği dünyaya getirildi. Bunun için iki dağ zebrasının çiftleşmesinden yararlanıldı. Şimdi yaşayan tek kuagga, bilim adamlarının yakın koruması altında inceleniyor.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir